Penaltı
Penaltı atışına farklı açılardan bakış
Türkçe’de ceza anlamına gelen “Penalty” futboldaki en önemli kararlardan biri. Maç içinde skora etki ediyor, turnuvalarda takımlar yenişemeyince galibi penaltılar belirliyor. Maçlarda kaderi belirleyen anlara sahip olması, zamanın durarak tek bir ana odaklanılması, penaltıyı atan futbolcunun ve de özellikle kalecinin yalnızlığı bağlamında, kullanılabilecek önemli bir metafor aynı zamanda.
Bazen Dünya Kupası bazen de Şampiyonlar Ligi penaltı atışı ile sonlanıyor.
Roberto Baggio, takımını nerede ise tek başına 94 Dünya Kupası finaline taşısa da finalde kaçırdığı penaltı ile günah keçisi ilan edilebiliyor.
Çekoslovakyalı Antonin Panenka kendi adı ile anılan; kaleci genelde bir köşeye yatacağından, topun dibine hafifçe vurarak kalenin ortasına yavaşça aşırtılan penaltı vuruşu ile tanınıyor.
Her ne kadar 7,32x2,44 metre ölçülerinde bir kaleye atılsa da Gol Beklentisi (xG) istatistiklerinde penaltı vuruşlarında bu oran %75-80 kabul ediliyor. Messi veya Ronaldo da olsanız istatistikler bu seviyede (%78 ve %84).
Peter Handke’nin aslında futbolla pek de ilgisi olmayan Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi hikayesindeki bu durum birçok analojide kullanılıyor. Penaltı atılan maçın önemi arttıkça kaleci için kale büyüyor, atan için ise 11 metrelik mesafe çok daha uzun geliyor. Nick Hornby’nin Fever Pitch kitabında geçtiğini okuduğum ama teyit alamadığım yine de silmeye kıyamadığım güzel bir söz;
“Penaltı verildiğinde zaman uzar. Top yerleştirilirken geçmişte kaçırılan bütün penaltılar da sahaya iner.”
Kütüphanemde spor rafının önemli bölümü İthaki Yayinları’nın futbol kitaplarına ayrılmış durumda. Aralarından önemli spor yazarlarından Simon Kuper’in “Soccernomics (Futbolun Şifreleri)” kitabının ‘Ekonomistin Penaltı Korkusu’ bölümünden yararlandığım yazımda, birkaç hikaye ve filme de değineceğim.
İlk bakışta penaltılar, tüm sporlar içinde en adaletsiz sonuç belirleme aracı gibi görünür. Özellikle de modern futbolun hızlı akışı, top ile bacakların karışması ve oyuncuların hileleri hesaba katılınca bu daha da net anlaşılan bir durumdur. Hakemin yanlış karar vermesi maça etki eder çünkü penaltının sonucu, tekil kararların o kadar da etkili olmadığı basketbol, baseball ya da tenis gibi bol sayılı oyunlardan çok daha fazladır.
Ancak penaltı atışı gibi kaderin, şansın ve anlık kararların çok önemli olduğu bir olayda bile bilimsel çalışmalar yapılabiliyor. Clark Medal ödüllü ekonomist Steve Levitt’in Avrupalı ekonomistlerin büyük övgüsünü kazanan bir çalışması var: “Oyuncuların Heterojen Olduğu Bir Durumda Karma-Strateji Dengesini Sınama: Futbolda Penaltı Atışları Dosyası”.
İnsanların kendilerini tam anlamıyla kaleciyle karşı karşıya kalan penaltı atıcısının durumunda bulduklarında neler olacağını inceleyen bu çalışmanın özü:
Yapacağım şey senin ne yaptığına, senin yapacağın şey ise benim ne yaptığıma bağlı.
Bu gibi çalışmaların temelinde 1940’larda, matematikçi John von Neuman gibi bilim adamlarınca geliştirilen oyun teorisi yer alır. Oyun teorisinin kilit noktası, farklı aktörlerin stratejilerinin nasıl bir etkileşim içinde olduğunu analiz etmektir. Mesela bir penaltı atışında penaltıyı kullanan oyuncunun ve kalecinin her biri, bir strateji seçer:
Penaltıyı kullanan oyuncu için topu hangi tarafa atacağı ve kaleci için ne tarafa yatacağı. Ama her birinin stratejisi, diğerinin ne yapacağı konusundaki düşüncesine bağlıdır.
“Bir ulusun kalbi, bazen bir oyuncunun ayağının ucunda bekler.” - Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar - Franklin Foer
Gerçek Hayat
Penaltı stratejileri konusunda en iyi örneklerinden biri 2008 Chelsea - Manchester United Şampiyonlar Ligi finalinin penaltılara kalması ile yaşandı. Penaltılar konusunda “Profesyonellerin Oyun Stratejisi” adlı çalışması bulunan Basklı ekonomist Huerta’nın 4 maddelik raporu ile Chelsea, United kalecisi Van der Sar’ın çoğu penaltıda penaltıyı kullanan oyuncunun doğal tarafına yattığını biliyordu. Raporda, sağ ayağını dominant ayak olarak kullanan futbolculara, kalecinin soluna doğru atış yapmalarını önerilmişti, ve de tersi.
Bu maçta da uygulanan bu yöntem ile altı penaltının dördü bu şekilde kullanıldı ve United kalecisi bir tek kurtarış bile yapamadı. Seri atışlara geçildiğinde takımdan birileri, Chelsea’nin belirli bir strateji izlediğini fark etti. Yanlış bir çıkarım olsa da bütün atışların sol köşeye yapıldığını düşünmüşlerdi.
Nicolas Anelka, Chelsea’nin yedinci penaltısı için hazırlanırken gol çizgisinde bekleyen Hollandalı eldiven, sol eliyle sol köşeyi işaret etti. Sanki “Hepiniz oraya atıyorsunuz, değil mi?” diye meydan okuyordu. Yazılı anlatımın yetmediği noktada bu atışları bu videodan izleyebilirsiniz. (3′ 50″)
Anelka korkunç bir ikilem içindeydi. Oyun teorisinin en ham haliydi bu.
Manchester United, Chelsea’nin stratejisini çözmek üzereydi:
Anelka, Van der Sar’ın onun doğal tarafına yatma eğiliminde olduğunu biliyordu.
Van der Sar, Anelka’nın bunu bildiğini biliyordu. Ve Anelka da, Van der Sar’ın bunu bildiğini biliyordu.
Anelka ne yapacaktı? Muhtemelen topu gönderme niyetinde olduğu sol köşeden vazgeçmeye karar verdi. Van der Sar’ın sağına attı. Ama topu orta yükseklikte göndermişti, aslında raporda bu noktaya da dikkat çekilmişti.
Belki de son anda kararını değiştirmesi için baskı hissedince Anelka’nın kafası karışmıştı. Van der Sar penaltıyı kurtardı. Alex Ferguson daha sonra şöyle söyledi, “O penaltı kurtarışı kazara değildi. Belirli futbolcuların topu hangi noktaya atacağını biliyoruz.”
“Penaltı, cellatla kurbanın düellosudur.
Kaleci büyür, kale küçülür;
top bütün korkuları sırtlanır.”
Gölgede ve Güneşte Futbol - Eduardo Galeano
Edebiyat
Penaltının ardındaki oyun teorisi meselesini en iyi, Arjantinli yazar Osvaldo Soriano tarafından kaleme alınmış olan “En Uzun Penaltı” adlı kısa öykü anlatır. Arjantin’in kırsal bölgelerinden birinde oynanan bir maç, (penaltı düdüğü çalan) düzenbaz bir hakem, öfkeli bir oyuncu tarafından yumruklanınca, bitimine saniyeler kala ertelenir.
Federasyon maçın son 20 saniyesinin bir sonraki pazar günü oynanmasına yani penaltı atışının bir sonraki pazar kullanılmasına karar verir. Bu da herkese penaltıya hazırlanmak için bir haftalık bir zaman dilimi verir. Penaltı atışından birkaç akşam önce, atışı kurtarmak zorunda olan kaleci “Gato Diaz” penaltıyı kullanacak oyuncuyla ilgili bir şey mırıldanır:
“Constante sağa atar.”
Kulüp başkanı “Her zaman,” dedi.
“Ama bildiğimi biliyor.”
“O zaman yandık.”
“Evet, ama ben de onun bunu bildiğini biliyorum,” dedi el Gato.
Masadaki biri, “O zaman hazır ol ve sola yat,” dedi.
Gato Diaz, “Olmaz. Bildiğini bildiğimi biliyor,” dedi ve yatağına gitmek üzere kalktı.
Bu öykünün tamamını Socrates dergisinin 9. sayısında okuyabilirsiniz. Ayrıca aynı dergide yer alan Haldun Taner’in “Penaltı Endişesi” adlı yazısı da ilginizi çekebilir.
“Top beyaz noktada durur. Herkes susar. Bu bir oyun değil artık; bu bir meydan okumadır.” – The Damned United
Bir tarih dedektifi olarak nitelendirebileceğimiz değerli Sunay Akın’ın biriktirmiş olduğu kaleci hikayelerini okuyucu ile paylaştığı “Kalede 1 Başına” adlı bir kitabı var. Kendisi de gençliğinde kalecilik yapmış olan yazar kitapta, tarihten birçok figürün geçmişini araştırır ve aralarında kalecilik yapmış olanların hikayelerini anlatır. Tabi ki hikayeleri birçok kez penaltı ile kesişen bu kişilerin arasında Albert Camus, Luciano Pavarotti, Aziz Sancar ve Ernesto Che Guevara da vardır. Kafa dergisinde ise bir yazısında ise şunları söyler yazar:
Futbolda bir kural vardır: Penaltı atarken asla kalecinin gözlerine bakmayacaksın. Bakarsan golü kaçırırsın…
Futbolda arkadaşlarına sırtını dönmeyen tek oyuncu kalecidir…
Sinema
Aynı adlı hikayeden uyarlanan 1972 tarihli Wim Wenders filmi Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi‘nde (Die Angst des Tormanns beim Elfmeter), bir faul sonrası oyun dışı kalan profesyonel kaleci Joseph Bloch’u takip ederiz. Bu küçük olay, psikolojik bir çöküşü tetikler. Ana kahraman Viyana sokaklarında amaçsızca dolaşırken anlamsız bir cinayet işler ve ardından -tıpkı bir kalecinin penaltı atışını beklemesi gibi- polisin kendisini yakalamasını, o kaçınılmaz sonu beklemeye başlar.
Victory – Zafere Kaçış (1981) filminde Pele ve Bobby Moore da dahil zamanın en ünlü futbolcuları yer alır ve belki de sinema tarihinin en ünlü penaltı sahnesi bu filmdedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi subayları ile müttefik esirler arasındaki maçın sonunda, kaleci rolündeki Sylvester Stallone, maçın ve onurlarının kaderini belirleyecek o penaltıyı kurtarmak zorundadır.
Cafer Panahi’nin 2006 tarihli Offside filminde penaltı, stadyuma girmesi yasak olan kadın taraftarların dışarıda, askerlerin gözetimi altında maçı dinlediği bir sahnede karşımıza çıkar. Burada penaltı, sadece bir gol şansı değil, toplumsal bir baskının ve dışlanmışlığın yarattığı o gergin bekleyişin sembolüdür.
Son olarak da penaltı atışları hakkında ünlü sözlere ve Socrates Dergi podcast kanalından Unutulmaz Penaltılar adlı bölüme göz atmak isteyebilirsiniz. (12′ 30″)
Keyifli dakikalar…
æ90









